‘Makale’ Kategorisi için Arşiv

Marslı Erkek Venüslü Kadın

Pazar, 03 Ağustos 2008

Pazar okumalarında bu hafta son derece gereksiz bir kitabı daha okumuş bulunuyorum. Elime nereden geçtiği belirsiz bu kitapları ancak Pazar günleri tüketebileceğimi düşünüyorum.Hafta içi doldurduğum beynimi bu şekilde dağıtarak orta yolu bulabilirim sanırım.
(more…)

Kendi müzigini kendin yap kedin dinle sana özel olsun

Pazartesi, 19 Kasım 2007

Türkü ve Şarkı söylemek veya dinlemek size keyif veriyorsa bu keyfi internetede taşıyabilirsiniz.Bu sayfada kendi şarkılarınızı söyleyip kaydetmek yada kaydedilmiş şarkıları dinlemek,içerikleri değiştirmek (söz , müzik) mümkün.Film DVD soundtrack’ları önemli günler için düzenlenen ve nadir bulunabilen kategorilerle beraber en güncel şarkılar da sitede ayrı (more…)

HP Photosmart C3180 All-in-One Yazlımı ve Vista Sürücüsü

Cumartesi, 10 Kasım 2007

Merhabalar bu gece saat 21:03 ü gösterirken yorumlarınıza cevap vermeye devam ediyorum. Driver istek bölümüme Arzu isimli arkadaşımın driver isteği üzerine HP Photosmart C3180 All-in-One Yazlımı ve Vista Sürücüsü …

HP Photosmart Full Feature Software and Drivers (more…)

Neden 172.23.0.2 sayfası açılıyor ? İnternet bağlantım yok ?

Cumartesi, 10 Kasım 2007

Bu gün sizlerden gelen bir mail Bilgisayarıma Format attım sonra yeniden kurdum. ADSL modemimide kurdum. İnternete bağlanmaya kalktığımda 172.23.0.2 internet sayfası açılıyor internete bağlanamıyorum ? (more…)

Türkçeye Nasıl Fransız Kaldık?

Cuma, 09 Kasım 2007

Türkçeye Nasıl Fransız Kaldık?

(more…)

Türklüğün Türkçesi veya İstanbul Türkçesi

Cuma, 09 Kasım 2007

Türklüğün Türkçesi veya İstanbul Türkçesi

(more…)

Türkçe = Zekâ

Cuma, 09 Kasım 2007

Türkçe = Zekâ

(more…)

Mezunlar artık forumda yazışıyor!..

Cuma, 09 Kasım 2007

Eski okul arkadaşlarınızı ucretsiz bulmak ve bedava yazımak istersiniz bunu herkes isteyecektir .

Mezunlar forumu bizlere bu hizmeti sunmakta  il il  üniversite üniversite mezun oldugunuz dönem arkadaşlarınıza ulaşabilir veya onların sizlere ulaşması için kendini başlık açabilirsiniz. (more…)

cabspotting

Cuma, 09 Kasım 2007

elinizde global konumlandırma sistemine sahip taksiler olduğunu varsayalım ve, onların sinyallerini takip edebileceginizi ve bu verilerle neler yapabildiginizi düşünün, tamam düşünmeyi bırakın çünkü bu fikri düşünüp san francisco için uygulamışlar bile. sarı taksi kooperatifinden aldıkları bilgileri işlemişler ve (more…)

İş hayatında özgür yazılımlar ve açık e-iş çözümleri

Pazar, 04 Kasım 2007

Dünyanin her tarafindan binlerce kisinin katkisi ile hazirlanmis programlar çogumuzun bilgisayarinda bas kösede yerlerini almis durumda. Bir fikir ile ortaya çikan birisi, bu fikri program gelistirmekte kullanan digeri ve bu programi daha iyi hale getirmek için degistiren ve gelistiren bir çok insan bir araya gelmekte. Sonuçta ortaya çikan yazilimlar ise göz kamastirici. Ve ne mutludur ki, bu sekilde daha birçok fikir ve program halen gelistirilmekte. (more…)

Facebook’u Türkçe kullanın!

Pazar, 04 Kasım 2007

Artık İngilizce olduğu için “Facebook nasıl kullanılır?” veya “Beni Facebook’a üye yapsana!” gibi dertlere son! Türkçe Facebook eklentisi sayesinde Facebook’u tamamen Türkçe kullanabilirsiniz! Facebook’u Türkçe yapmak için aşağıdaki adımları takip edin:

  1. (more…)

Paragent Açık Kaynak Oldu

Pazar, 04 Kasım 2007

Dana önce haberde adı geçen Paragent firmasının, geliştirmiş oldugu  Bilgi İşlem Birimlerinin, sorumlulukları altında olan bilgisayarları izlemelerine ve gerektiğinde müdahele etmelerine imkan sağlayan yazılımını artık açık kaynak modeli ile dağıtacağını duyurdu.

Bahsi geçen yazılım, istemci/sunucu mim (more…)

Google OpenSocial’ı nihayet duyurdu

Pazar, 04 Kasım 2007

Google uzun süredir bloglardan takip ettiğimiz OpenSocial‘ı nihayet duyurdu. İsterseniz Facebook’un kendi alanında rakipsiz kalmasından dolayı diğer arkadaşlık sitelerinin birleşebileceği bir ortak API olarak da tanımlayın, isterseniz  ilerde tüm siteler birbirleriyle zaten API’ler vesilesiyle entegre olacağını ve bunun da bu yolda bir ilk(?) adım olduğun söyleyin. Ben beklediğim kadar etkileyici bulmamış olsam da (belki hayal güc (more…)

HASANKEYF SÜPER DURUMDA

Perşembe, 18 Ekim 2007

HASANKEYF SÜPER DURUMDA
Yazar: Merhaba sayın yarışseverler… BUGÜN yapılacak İstanbul yarışlarındaki Altılı Ganyan’da sizlere 5. ayakta (5) numaralı HASANKEYF’i “günün bankosu” olarak öneriyorum.
Bu sezon birbirinden başarılı yarışlarıyla eski gücünü yakalayan safkan, bu yarışı için yaptığı galobunda da kusursuz göründü. Formda pilotu Halis Karataş’la potayı önde geçecektir…

- 1. AYAK: Kumda iyi yarışlar koşmasını beklediğim Duman ilk atım. Yarışlarıyla güçlerini kanıtlayan Karzel ve Saburay favorinin rakipleridir.

- 2. AYAK: Eylül Fırtınası, New Orleans ve Lunar Ocean öncelikli isimler. Betik, Selina ve Rain Dancer de yarış kazanabilecek duruma geldiler…

- 3. AYAK: Kafdağlı, Başhakan ve Valabay eşit şanstalar. Anadolu Efsanesi, Kasırga ve Battalmaya sürpriz…

- 4. AYAK: Aramis, Çilliçocuk, Balakbaba, Big Eagle, Şarpi ve Heyecan ayrım yapılmadan işaretlenmeliler..

- 5. AYAK: Hasankeyf bankom..

- 6. AYAK: Mesafe ayırt etmeyen Wild Cat küçük kuponlara tek yazılabilir. Anavarza Mazgalı tek rakibidir.

Halil Akkurt tarafından yazılan bu makale, 12 Temmuz 2006 Çarşamba günü yayınlanan Bugün Gazetesindeki köşe yazısıdır.

BORSADA 36.500 ÖNEMLİ OLACAK

Perşembe, 18 Ekim 2007

BORSADA 36.500 ÖNEMLİ OLACAK
Yazar: Endeksin 31,491′den başlayan yükselişi sürüyor. Çift dip oluşumu hali hazırda devam ediyor.
İki önemli hareketli ortalamalar olan 5 ve 22 günlüklerin üzerinde seyr (more…)

BORSADA 36.500 ÖNEMLİ OLACAK

Perşembe, 18 Ekim 2007

BORSADA 36.500 ÖNEMLİ OLACAK
Yazar: Endeksin 31,491′den başlayan yükselişi sürüyor. Çift dip oluşumu hali hazırda devam ediyor.
İki önemli hareketli ortalamalar olan 5 ve 22 günlüklerin üzerinde seyreden endeksin son 1.5 ay içinde 35.000 -31.500 bant aralığında bir toplama oluşturduğunu görmekteyiz. 10 iş günüdür 5 günlük hareketli ortalamanın üzerinde seyreden endeksin güçlü görüntüsü devam ederken, bollinger üst (more…)

MOBİL YAŞAMLAR

Perşembe, 18 Ekim 2007

MOBİL YAŞAMLAR
Yazar: Her uçak yolculuğunda aynı şey olur.
Şöyle tepeden bakınca dünyanın hâlâ ne kadar bakir olduğunu görürüm.

On bin metre aşağıda uzanan uçsuz bucaksız okyanus, yüce dağlar, ormanlıklar… Herşey ne kadar el değmemiştir. İnce mavi bir çizginin ya da küçük bir mavi lekenin etrafında oluşmuş bir karınca yuvasını andıran yerleşim merkezleri o uçsuz bucaksız büyüklüklerle kıyaslandığında ne kadar miniciktir. Dünya hâlâ ne kadar boş, daha ne çok insana yer var bu gezegende ve biz hâlâ bir karış toprak için kan dökmeye devam ediyoruz, diye düşünürüm.

Ülkeleri ve insanları birbirinden ayıran sınırları, gümrükleri, duvarları oldum bittim sevmedim. Doğanın sınır tanımayan sürekliliğine, kesintisizliğine baktıkça çizilen o sınırları ezelden beri var ve ilelebet de var olacak zannedenlere şaştım. Gösterilen binbir türlü rasyonel sebebe rağmen bu sınırları hep yapay buldum. İnsanların bu sınırlar için kanlı çatışmalara girmelerini hayatın çok acıklı ama geçici bir gerçeği olarak algıladım. Bu gerçek günün birinde değişecekti ama ölenler uğruna öldükleri o gerçeğin değiştiğini hiçbir zaman bilmeyecekti.

Şimdi, kimilerinin yabancıların Türkiye’den mülk alması üzerine kapıldıkları telaşa baktıkça, “vatan elden gidiyor” korkularını gördükçe aynı şeyleri hissediyorum.

Korku haritaları yayınlanıyor, sonra da sakinleştirici haritalar… Yabancıların hangi ilde kaç tane mülk aldıklarının tek tek hesabı tutulmuş, belli bir yüzdenin üstüne çıkacaklar diye ödümüz kopuyor. Sanki o evleri satın alan yabancılar, bağımsız hareket eden bireyler değil de vatandaşı oldukları devletin bir temsilcisi… Ve sanki günün birinde o devleti yönetenler bir işaret çaktığında hürra birleşip milli çıkarları doğrultusunda ortak hareket edecekler.

Yabancılar dediğimiz kim Allah aşkına? Bütün farklılıklarımıza rağmen tarla kuşları kadar birbirimize benzediğimizin farkında değil miyiz? Hangi ülkede doğmuş olursak olalım, hepimiz huzur ve güven istemiyor muyuz bu hayattan? Hepimiz çocuklarımız için aynı umutları besleyip aynı endişeleri paylaşmıyor muyuz? Hepimiz aynı ölüm korkusuyla başetmeye çalışmıyor muyuz? Kuş gribi, deprem, erozyon milli sınır tanımaksızın hepimizi birden tehdit etmiyor mu?

x x x

Küreselleşme öyle hızlı bir süreç ki, ulusal sınırların birbirinden farklı diyarları ayıran pek anlamlı çizgiler olduğu günler geride kaldı.

Globalleşmeyi sermaye ve mal hareketlerinden ibaret zannedenlerin ıskaladıkları şey, bu trendin insan hayatını ne kadar derinden etkilediği…

Artık insanlar ağaçları değil leylekleri taklit ediyorlar. Doğdukları ülkeye bir ağaç gibi kök salmaktansa, leyleklerin bin yıllardır yaptıkları gibi mevsimlik göçler yaşıyorlar. Dünyanın küçücük bir noktasına hapsolup yaşamayı reddediyor, bu planetin tümünü kendilerine ait hissediyorlar. Hayatını Londra’nın puslu havasında güneşe hasret geçirmiş İngiliz emekliliğini de orada yaşamak zorunda hissetmiyor kendini. Güneş, yaşadığı gezegenin neresini daha çok ısıtıyorsa soluğu orada alıyor ve bir bakıyoruz yazlık sitemizde komşumuz olmuş. Tıpkı Amerikalı bilgisayar yazılımcısının dizüstü bilgisayarını kapıp Tibet’in yolunu tutması gibi…

Ben burada turizmden değil, yeni bir yaşama biçiminden söz ediyorum. Seyahat etme özgürlüğünün, seyahat etme imkanına dönüşmesinden bile değil; seyahat etme kavramının yerini alacak “mobilize bir yaşam” fikri sözünü ettiğim. Global Köy’ün sakini artık farklı coğrafyalar arasında fink atıyor; bütün dünyanın kendine ait olduğu hissiyle ülkesini, mevsimini, iklimini seçiyor.

Bu, 21. yüzyıl insanının 18. yüzyılda yapılmış parselasyona meydan okuyuşudur.

Bu, korkulacak telaşlanılacak birşey değil, sevinilecek birşeydir. Yüce dağların, uçsuz bucaksız okyanusların kopardığı insan kardeşlerimizle buluşmamızdır. Bu buluşmadan, hal hamur oluştan düşmanlık değil dostluk gelişir; yoksulluk değil zenginlik doğar.

Onlar fethe değil, yaşamaya geliyorlar.

Zaten hangimiz gerçekten fethedebiliyoruz ki doğayı, güneşi, suyu toprağı? Hepimiz misafir değil miyiz bu gezegende? Yarın öbür gün ebedi göçümüze koyulduğumuzda hangimiz yanımızda bir avuç toprak götürebileceğiz?

Öyleyse ne bu korku?

Gülay Göktürk tarafından yazılan bu makale, 12 Temmuz 2006 Çarşamba günü yayınlanan Bugün Gazetesindeki köşe yazısıdır.

TÜRKİYE’NİN “AKTİF DIŞ POLİTİKASI”NIN ARKA PLANI

Perşembe, 18 Ekim 2007

TÜRKİYE’NİN “AKTİF DIŞ POLİTİKASI”NIN ARKA PLANI
Yazar: Türkiye ile ABD ilişkilerinin hal yoluna konulmasının, Türkiye’nin dış politikası, güvenliği ve iç dengeleri üzerinde elle tutulmaz, gözle görülmez ama doğrudan etkileri vardır.
Tıpkı, Türkiye-ABD ilişkilerinin “sancılı” ve “sorunlu” seyretmesinin, aynı cephelerde, elle tutulmaz, gözle görülmez ama doğrudan ve “olumsuz” etkilerinin bulunması gibi.

Türkiye ile ABD arasında üzerinde anlaşılan ve ilan edilen “Stratejik Vizyon Belgesi”nin önemi de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Bu “kağıt”, daha önce de altını çizdiğimiz gibi bir “anlaşma” değil, “bağlayıcılığı” dolayısıyla yok ve hatta tarafların ortak imzasını bile taşımıyor. Ancak, üzerinde iki buçuk aydır çalışılmakta olan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün geçen haftaki Washington ziyaretinde -ki, o da Amerikan Bağımsızlık Günü’ne denk getirilmişti- ilan edilen bir “belge”. Bunun “psikolojik etkisi”, esas olarak, üzerinde durulması gereken yanı.

Söz konusu “belge”nin kendisi, Türkiye ile ABD’nin ilişkilerini “hal yoluna koyma” iradesini yansıtıyor. Yani, “aramızı iyi tutacağız” gibi anlaşılabilecek bir karşılıklı “irade beyanı.” Bu karşılıklı “irade beyanı”nın Amerikan tarafı, bizzat, Washington’da “Türkiye dosyası”nı üstlenmiş olan ve “Türkiye’yi itmek değil çekmek” diye tanımlanabilecek bir tutumun sahibi olan Condoleezza Rice.

Zaten, “stratejik vizyon kağıdı”, Rice’ın Nisan sonlarındaki Ankara ziyaretiyle gündeme gelmişti ve Gül’ün “iade-i ziyareti”nde neticelendirildi. Rice’ın önemi, şu sırada, Amerikan dış politikasının dümenini eline geçirmiş olmasında da yatıyor. Amerikan dış politika gündeminin “bir numarası” olan İran konusunda da, 27 yıllık Amerikan pozisyonundan çok farklı, yeni pozisyonun sahibi de o.

Dolayısıyla, “yeni Türk-Amerikan yakınlaşması” doğrudan doğruya Condoleezza Rice’ın damgasını taşıyor ve onun “iradesi”ni yansıtıyor. Bu “irade” ise “stratejik vizyon kağıdı” ile dünyaya yansıtıldı. Ve, söz konusu “belge” vakit geçirmeden, Türkiye’nin “uluslararası profili” bakımından “olumlu” sonuçlar üretmeye başladı.

Bunlardan biri ve belki başında olan Kıbrıs’a ilişkin. BM Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Gambari’nin sabırlı temasları ve çalışması sonucunda, birkaç gün önce Ada’da M.Ali Talat ile Tassos Papadopulos arasında “ilkeler mutabakatı” şeklinde bir “kağıt” ortaya çıktı.

Birçoklarının kafasındaki soru, “Papadopulos buna niçin yanaştı?”

Akla gelebilecek haklı bir soru. Cevabı çok karmaşık olmayabilir. Papadopulos, Rice’ın “Kıbrıslı Rumlar’ın AB’ye alınması yanlış oldu” kanaati belirttiğinden haberdar. Dahası, Rice’ın “Kıbrıs Türkleri’ne yönelik izolasyonların kaldırılması konusunda ABD’nin gayret göstereceği” açıklamasını da mutlaka not etmiş durumda.

Bütün bunlar, yakın gelecekte Kıbrıs’a ilişkin gelişmelerde, “uluslararası iklimin Papadopulos’un istediği ve tasavvur ettiğinden farklı olabileceği” sinyallerini Kıbrıs Rum liderine vermiş durumda. Tabii Papadopulos, Yunanistan’da da, “muhtemel bir krizi önlemek için” Türkiye’nin liman ve havaalanlarını Rum tarafına açmasıyla ilgili “ek protokol”ü onaylamasının 2007′ye ertelenmesi eğilimini de dikkate alıyor olmalı.

AB zemininde Türkiye’nin “manevra alanı”nı açacak türden bu gelişmeler, Türkiye’ye ABD damgalı bir “onay mektubu” verilmeden yani “stratejik vizyon belgesi” yayınlanmadan mümkün olabilir miydi? Asıl sorulacak soru bu.

Ayrıca, son günlerde tanık olunan türden bir Türkiye-ABD yakınlaşması olmasaydı, Türkiye, bir bakıma “dış Hamas” yani Halit Meşal ile bile görüşme konusunda “kırmızı çizgiler olmayan” bir girişim talebine muhatap olabilir miydi? Başkan George W.Bush, Başbakan Tayyip Erdoğan’dan “Suriye üzerinde girişimde bulunmasını” ister miydi?

Geçen yıl, Türkiye-ABD ilişkilerini geren konular, şimdi ABD’nin Türkiye’den girişimde bulunmasını talep ettiği konular haline geldi.

Bu “fotoğraf”ı doğru okumak gerekiyor. Bu, AK Parti hükümetinin son iki yılda Ortadoğu’da kendince attığı adımların “doğrulanması”nı ifade etmiyor. O tür adımların, bir “Türkiye-ABD yakınlaşması” söz konusu olduğunda, atılmasıyla Türkiye’nin “uluslararası profili”nin güçlenebileceğine işaret ediyor.

Şimdilerde olan da bu. Türkiye’nin diplomasisine belirgin bir “özgüven” kazandıran son dönemdeki girişimlerin “arka planı”nda Türkiye-ABD ilişkilerinin hal yoluna konulmaya başlaması geliyor.

Bunun, Türkiye’nin dış politikası üzerine etkileri şimdiden hissediliyor. İlişkiler, yolundan çıkarılmaz ya da saptırılmazsa, Türkiye’nin güvenliği ve iç dengeleri üzerindeki elle tutulmaz, gözle görülmez fakat var olan “olumlu” etkileri yakında görülür…

Cengiz Çandar tarafından yazılan bu makale, 12 Temmuz 2006 Çarşamba günü yayınlanan Bugün Gazetesindeki köşe yazısıdır.
(more…)

Ölüm ve cinsellik

Perşembe, 18 Ekim 2007

Ölüm ve cinsellik
Yazar: Yavuz Gökmen, müthiş bir yazı yazarak kendisine ölümün cinselliği çağrıştırdığını ve her ölüm haberi alınca sevişmek istediğini yazmıştı
Sevgili kardeşim Yavuz Gökmen ölümünden bir süre önce bir cenaze töreninden dönüş sonrasında mı yoksa sevdiği bir insanın ölüm haberini aldıktan sonra mı, hangisi doğru tam hatırlamıyorum, müthiş bir yazı yazarak kendisine ölümün cinselliği çağrıştırdığını ve her ölüm haberi alınca sevişmek istediğini yazmıştı. Bu yazı üzerine bizim medyada bile örneğine az rastlanabilecek bir linç girişimi başlatılmış ve benim ancak ‘barbarca’ diye tanımlayabileceğim bir saldırı yaşanmıştı. Cahil insanlar o yazıyı bir cinsel sapıklık olarak görmüşler ve hatta Yavuz Gökmen’i ölü seviciliğiyle bile suçlamışlardı. Gazeteciler arasında cahilliğin bu kadar yaygın ve derin olabilmesi, meselenin tartışılması ayrıca gereken farklı bir yüzüydü. Hayatında linç girişimlerine birçok defa maruz kalmış olan Yavuz Abi, ben eminim ki bu son girişime çok üzülmüştü. Kendisine yapılana değil, cahillerin haline üzüldüğüne eminim

Durup dururken bu meseleyi niye hatırlattım, konu kalmadı da eski polemikleri mi canlandırmak istiyorum diye düşünebilirsiniz ama inanın mesele bu değil. Philip Roth’un ‘Everyman’ adlı son romanını getirttim, şu aralar onu okuyorum. Kitap ölüm ve cinsellik üzerine. Roth gibi büyük romancının bu konuda neler yapabileceğini görüyorum şu aralar. Çağımızın en büyük romancılarından olan Roth zaten cinsellik meselesine özel önem vermiş olan ve romanlarında seksi, erotizmin sınırlarını zorlarcasına irdelemiş bir yazardır. Yaşlılık dönemlerinde aniden patlayabilecek cinsellik arzusunu yaşlının yaklaşan kendi ölümüne karşı kavgası olarak yorumlayan Philip Roth ‘Everyman’ adlı son romanında bu konuyu irdelemiş. Everyman’ başlığından anlaşılacağı üzere her insanın yaşayabileceği bir hayat durumunu anlatmaktadır. O nedenle romanın başlığı ‘Her insandır’. Benim bildiğim kadarıyla Roth daha önce aynı temayı ‘Sabbath’s Theatre’ adlı romanında çok çarpıcı olarak irdelemişti. Bu son romanında ise kendisi de hayli yaşlanmış olduğundan olsa gerek, aynı konuya bu kez çok daha duyarlı olarak dönmüş. Roman, kahramanının ölümüyle başlıyor. Konunun ele alınış biçimini okuduktan sonra ve Carlos Fuentes, Garcia Marquez ile Roth gibi büyük sanatçıların ölüm korkusu ve cinsellik bağlantısını yazdıklarını hatırladıkça, zamanında aynı konuyu gazete yazısında korkusuzca irdelemiş olan Yavuz Gökmen’e nasıl da haksızlık yapıldığını daha net olarak anlıyor ve üzülüyorum.

Yazımı Roth’un da atıfta bulunduğu ölüm üzerine bir şiir ile bitirmek istiyorum. Kusuruma bakmayın; bir şiiri Türkçeleştirmek benim haddim değil. Ayrıca her şiir yazıldığı dilde daha anlamlıdır bence. Bu nedenle İngilizce şiiri ukalalık olarak almamanız dileğiyle..

here where men sit and hear each other groan

where palsy shakes a few sad last greyhairs

where youth grows pale, and spectre-thin and dies

where but to think is to be full of sorrow

John Keats

Serdar Turgut tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Yüksek cari denge açığının ne kadar riskli olduğu anlaşıldı

Perşembe, 18 Ekim 2007

Yüksek cari denge açığının ne kadar riskli olduğu anlaşıldı
Yazar: Global döviz krizlerinin en ünlülerinden olan 1994 Tekila krizinde Meksika Pezo’sunun ilk başta %15 devalüe edildiği düşünülürse TL’nin iki günde sepet bazında % 17 değer kaybı yaşaması tam anlamıyla bir döviz krizi. Ama bu döviz krizini bankacılık ya da reel ekonomiye yansımayacak bir düzeltme hareketi olarak görmek gerekiyor.
Döviz krizinin ardında yüksek cari denge açığı var

TL’nin hızlı değer kaybını açıklamak için çeşitli sebepler ortaya kondu ama bunlar sadece ‘tetik’ görevi gören olaylar. Önemli olan tabancada barut olup olmadığı. Eğer cari denge açığı yüksek ise ve bunun finanse etmek için önemli miktarda kısa vadeli sermaye girişinden destek alınmışsa tabancada yeteri kadar barut var demektir ve aynen son birkaç günde görüldüğü gibi olduğu gibi tetik çekilince patlaması sürpriz değil. Son 4 yılda uygulanan politikalar enflasyonu kısmen GSMH’nın %7’sine kadar yükselen cari denge açığına gizlediği için tabancanın barutu dolmuştu. Bu açığı finanse edebilmek için de kısa vadeli sermaye girişinden önemli bir destek alındı. Her zaman olduğu bir tetik ya da tetikler grubu ortaya çıktı ve ‘döviz krizi’ patladı.

Verimlilik artışı, AB üyelik süreci, dalgalı kur rejimi döviz krizlerini engelleyemiyor

4 yıldır yüksek cari denge açığının önemli olmadığını ve rahatlıkla finanse edildiğini iddia edenlere göre verimlilik artışı o kadar yüksekti ki TL son 4 yıldaki değerlenişini hak ediyordu. Ayrıca yine yıllardır dalgalı kur sisteminin kriz önleyici özellikleri vurgulanıyordu. Dalgalı kur rejimi, o kadar mucize bir sistemdi ki bu sistemde döviz talebi arttıkça kurlar hızla yukarı gider ve döviz talebini keserdi. Ya da kurlar biraz yükseldiğinde bile satıcılar hemen devreye girerek talebi dengelerlerdi. Böylece TL devalüe olmaz, önemsiz değer kayıpları ortaya çıkar ve hareket geniş zaman dilimlerine yayılırdı.

TL’nin bu kadar kısa sürede, bu kadar hızlı değer kaybı yaşaması bu iddiaların ne kadar anlamsız olduğunu ortaya koyuyor. Önemli olan, cari denge açığının ne kadar yüksek olduğu ve bunun ne kadar çok kısa vadeli (çabuk hareket edebilen) sermaye ile finanse edildiği. Beklentiler bozulduğunda ya da spekülasyonu cezbeden getir imkanları azaldığında kimse verimlilik artışı, AB’ye üyelik süreci, ya da dalgalı kur sistemi dinlemiyor. Getirisinin bir kısmından vazgeçme ve hatta kol kesme pahasına pozisyonlarını kapatmak ve döviz alarak ülkeden çıkmak istiyorlar. Döviz talebi hızlanıp sinir bozucu hale geldiğinde piyasaya satıcı gelmek bir yana döviz almak isteyen bir sürü başka yatırımcı trene atlıyor ve döviz talebini daha da hızlandırıyor. Böylece ‘olmaz’ denen devalüasyon, yani TL’nin ani ve hızlı değer kaybetmesi, bir anda gerçek oluveriyor.

Dikkat edilirse TL daha yavaş ve zamana yayılan şekilde güçlenirken aniden ve hızlı bir şekilde değer kaybediyor. Bunun ardında Merkez Bankası’nın alımları ve müdahaleleri var. TL güçlenirken müdahale ederek hareketi yumuşatan Merkez Bankası hareket tersine döndüğünde döviz arzını arttırmayarak hareketin ani ve hızlı olmasına katkıda bulunuyor.

Bundan sonra ne olacak?

Döviz kurları ‘yeterince’ yükseldikten sonra tekrar stabilize olacak. Ne kadar daha yükseleceğini ne kadar daha kısa vadeli pozisyonların kapanacağı belirleyecek ve bunu bilmek mümkün değil. Yine de bu kadar hızlı bir artıştan sonra mevcut seviyeler şimdilik yeterli gibi duruyor.

Döviz krizi çok daha büyük boyutlara gitmedikçe bankacılık sektörüne ya da reel ekonomiye yansımayacak.

Kurlar en az 6 ay gibi uzun bir süre yüksek seyretmezse ihracatçının işine yaramayacak. Hatta kısa vadede maliyetlerini dahi arttırabilecek. Dövizdeki artış kalıcı olmazsa, sinirleri bozduğu ve yatırımcıların canını yaktığı ile kalacak.

TL’nin % 20 civarındaki değer kaybı kalıcı olmaz ve TL yeniden hızla güçlenmeye başlarsa enflasyonu fazla arttırmayacak. Kalıcı olursa yılın kalan kısmında enflasyonu 1-2 puan civarında arttırabilir.

Merkez Bankası devalüasyonun enflasyona yansıyacağını düşünmedikçe müdahale etmeyecek. Ama artık bir süre döviz almayacak ve faiz indirmeyecek.

Belki de en önemlisi, bu döviz krizinden ağzı yanan piyasalar risklerine daha dikkat edecekler, verimlilik artışı, AB üyeliği, dalgalı kur isteminin mucizevi yararları ve enflasyon hedeflemesinin en kusursuz para politikası olduğu söylemlerinin gözlerini körletmesine izin vermeyecekler.

Saruhan Özel tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

(more…)

SunExpress küsmemiş!

Perşembe, 18 Ekim 2007

SunExpress küsmemiş!
Yazar: SunExpress Antalya’ya küstü mü?’ başlıklı köşe yazıma
SunExpress Genel Müdür Yardımcısı Hacı Say bir yanıt göndermiş. Bu yanıtı aynen köşemde yayınlıyorum. Ancak yayınlamadan önce ne demişiz bir bakalım.

‘Bir süre önce uçuş ağırlığını İzmir’e kaydıran SunExpress Hava Yolları’nın neden Antalya yerine uçuş merkezini İzmir’e taşıdığı sorusunun yanıtını arıyor turizmciler. Ben bu soruyu Genel Müdür düzeyinde bir yetkiliye sormak için çaba gösterdim ama maalesef ilgili birine ulaşamadığım için yanıt alamadım.Baştan beri uçuşlarını Terminal 1′den yapan SunExpress daha sonra 2′inci terminal açıldıktan sonra iniş ve kalkışlarını bu noktaya taşıdılar. İşte ne olduysa bu noktadan sonra oldu. Burada öğrenmek istediğimiz durduk yerde Türkiye bağlantılı tüm uçuşların merkezinin neden Antalya değil de İzmir olduğudur. Tabi ki plandır, projedir ticarettir buna asla diyeceğimiz yok ama eğer kulağımıza geldiği gibi bir kırgınlıktan ötürü bu taşınma gerçekleşmişse o zaman durum vahim demektir. İşte benim peşinde olduğum mevzu bu.’

Öncelikle ben Sayın Hacı Say’ın konuya gösterdiği ilgiden dolayı teşekkür ediyorum. Şimdi gelin Sayın Hacı Say’ın yanıtına bir bakalım:

‘Sayın Yeni,

Akşam Gazetesinde bugün yayımlanan yazınızı okuduk. Öncelikle şirketimizle ilgili olumlu görüşlerinizi paylaştığınız için teşekkür ederiz. SunExpress’in Antalya’daki faaliyetleri hakkında bazı bilgileri sizinle paylaşmak istiyoruz.

Yazınızda da belirttiğiniz gibi, SunExpress Antalya merkezli bir kuruluştur. Kurulduğumuz 1990 yılından bugüne, Türkiye ekonomisini ve havacılık sektörünü etkileyen pek çok krize rağmen, Antalya’ya olan güvenimiz ve bağlılığımız değişmedi. Son yıllarda şehrin ‘en büyük işvereni’ olduk, bazı yıllarda ise ‘vergi rekortmeni’ ünvanının gururunu yaşadık. Antalya’nın kültür ve sanat dünyasına yürekten destek sağladık.

Bildiğiniz üzere, 2. merkezimizi kısa bir süre önce İzmir’de açtık ve iç hat uçuşlarımızı ağırlıklı olarak buradan yürütmeye başladık. İç hat seferlerimiz için İzmir’i tercih etmemizin sebebi, bu şehrin iç hatlarda sunduğu iş potansiyeli ve iç hat sektörünün İstanbul-Ankara merkezli olmasının getirdiği boşluğu yani fırsatları farketmemiz oldu. Benzer bir potansiyeli İzmir’den yurtdışına yapılan seferlerde de görünce, tarifemize İzmir çıkışlı yeni uçuşlar ekledik.

Bununla birlikte, charter, iç ve dış hat tarifeli seferlerimizin tamamı incelendiğinde, Antalya’dan 53, İzmir’den ise 14 şehre uçuş gerçekleştirdiğimiz görülüyor. Filomuzdaki 11 uçağın 2 tanesi İzmir merkezli çalışırken, geri kalan dokuzu, uçuşlarında Antalya’yı merkez olarak kullanıyor. İç hatlarda Antalya çıkışlı yeni rotalar belirliyoruz ve bunları hızla hayata geçiriyoruz.

Kısaca, Antalya turizminin yaz-kış canlı tutulması için hizmetlerimize devam edeceğiz. Antalya’ya en çok yolcu taşıyan şirket olma ünvanımızı uzun yıllar devam ettirmek arzusundayız.

Bilgilerinize sunarız.’

Mevlüt Yeni tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Hala oldum ben hala!

Perşembe, 18 Ekim 2007

Hala oldum ben hala!
Yazar: Artık genç kız ayağına yatamayacağımı, dana kadar olduğumu (estağfurullah çığlıklarınızı duymak istiyorum) hatırlatan olaylar genelde beni bir acayip üzer. Daha 27 yaşımdayken, Datça sahilinde 9-10 yaşlarında bir oğlan çocuğu bana ‘teyze’ diye hitap ettiğinde, önce veledi ardından da kendimi boğmaya kalkmıştım. Bu travmanın bahsi bile yıpratıyor beni. Ama istisnalar hep vardır, bazıları güzeldir, hoştur, oh oh Hani neredeyse kısa pantolonlu halini bildiğiniz dostların anne-baba olması durumu da enfes bir istisnaymış. Çocuk gördüğü yerde kafasını çeviren, çocuklu aileler için ayrı yaşam alanları yaratılmasında ısrarcı olan ben, bugüne kadar tükürdüğümün tamamını olmasa bile bir kısmını yalamak zorundayım. Oh, hımmm, şifa olsun! Ee, ne de olsa bebek kitap ekimizden tanıdığınız Fırat Budacı’nın oğlu kontenjanından. Yani, pek güzel bir velet katıldı çekirdek camiaya (Beşik kertmesi rezervasyonlarınız için www.enguzelbebek bizimbebekbaskaguzelbebekyok.com.tr adresinden online başvuruda bulunabilirsiniz). Özgün’ün (anne) doğurmak üzere olduğunu duyduğum an başladım hökürdemeye ve 2.5 kiloluk atletik bir velet olduğunu öğrendiğimde, idari işler su boşaltma pompalarını çalıştırma emrini verdi. Ben bile beklemezdim kendimden bu kadar duygulanmayı. Neyse, kendimden emin olduğum bir nokta var; velet ilk kafa şişirdiğinde kimselere göstermeden basarım çimdiği. He he. Yok yok, kıyamam be. Bu arada, darısı bütün isteyenlerin başına

——————————————————————————–

Cesur(du)yürek

Bu salak kulunuz Ali Sami Yen’in dibinde otururken, bilinçsizce Kadıköy’e taşındı bir yıl kadar önce. Kendine geldiğinde iş işten geçmişti. İlk sarsıntıyı atlattıktan sonra kaleyi içerinden yıkmaya karar verdi. Karar vermek kolay amma, uygulama yiğitlik istiyor. Geçen pazar ‘Heyt,’ dedim, ‘Kuşgillerden korkacak kadın mıyım!’ Giydim Galatasaray formamı, taktım eşimi koluma, başladım Moda Çay Bahçesi’ne yürümeye. Attığım her adımda, sağımdan solumdan geçmekte olan kanarya sürüsünün üyelerini vakur bir ifadeyle selamladım. Bir yandan da, bu tehlikeli maceraya eşimi de ortak ettiğim için öyle bir pişmanım ki.. Arkanda leş bırakmak kadar, leşi çıkmak da var! Neyse kazasız belasız döndük eve maç saati. Eşim playstation’ın, ben bilgisayarın başına. Çevre kafelerden nasılsa çalınır kulağımıza goller. Sükunetle Estonya yazımı düzeltiyorum. ‘… bir Batı Avrupa ülkesi kadar güçlü olabilen bir Türkiye, Galatasaray da şampiyonluğu kucaklarsa, Avrupa’ya gerçekten Avrupalı olarak…’

Eşim şampiyon olduğumuzu açıklayınca üzerimde formamla çıktım balkona, gerine gerine baktım Kadıköy semalarına. Tam açtım ağzımı bağırmak üzereyim, bir patlama sesiyle kendimi salonun zeminine atıp, deprem çantasına doğru sürünmeye başladım. Egzosmuş! Olabilir. Böyle olunca, pazartesi gazetede, diğer Cimbomlular’la pusuya yatıp Fenerli avlayarak yaptım kutlamamı. ‘Sizin Denizli maçı dizi olacakmış,’ nidalarıyla yıprattık kanaryaları… Millet farklı kutlamalara girişmiş ama. Fenerliler arabaları durdurup Galatasaraylılar’ı aramışlar. Bazı Galatasaraylılar da Fener bayrağı asılı camları kırmışlar. Keyfim kaçtı, canım spor bakanı olup futbolu yasaklamak istedi. Adam gibi sevinmeyi, üzülmeyi öğreniriz belki. ‘Sen de sevinmişsin numaracı’ diyebilirsiniz. Ben geçen hafta kalbimi kıran Fenerliler’den intikam almak için sevindim. Allllaaaahhhhhh!

Aslı Tohumcu tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Belek’in çirkin su kemerleri

Perşembe, 18 Ekim 2007

Belek’in çirkin su kemerleri
Yazar: Kendisine özgü çam ormanları, pırıl pırıl denizi, son yıllarda birbiri arkasına açılan birinci sınıf tatil köyleri ve golf sahalarıyla adından çok söz ettiren Belek, turizmde örnek projelere imza atmaya devam ediyor. Belek’teki kongre salonlarına, sağlık ve fitness merkezlerine, tenis sahalarına ve yeni golf yatırımlarına her yıl bir yenisi eklenirken, bölgedeki turizmciler de örnek bir dayanışma sergiliyor. Turizmcilerin hem Belek’in hem de Türkiye’nin tanıtımı için gösterdikleri çaba takdire değer. Yerel yönetimle el ele vererek yepyeni bir turizm merkezi yaratan turizm profesyonellerinin elinde daha birçok proje var. Bu projelerin çoğunda deniz, kum, güneş, doğa ve tarih iç içe girmiş durumda.
Belek, sadece günümüz turistleri için değil, aynı zamanda gelecek bin yılın turistleri için de projeler üretme konusunda çok başarılı. Ancak, böylesi bir beldede yapılan son bir proje bizce bölgenin özelliğine hiç yakışmıyor. Belek Belediyesi’nin kent merkezinde yol boyunca inşa ettiği, antik görünümlü, plastik türü bir malzemeden yapılmış su kemerlerinden söz ediyoruz. Belek’te kent merkezine gittiğinizde bu ‘plastik’ görünümlü, otantizmden uzak antik su kemerinin yanından geçmek zorundasınız. Türkiye, antik eser fakiri bir ülke olsa bu ‘yapaylığı’ anlamak belki mümkün olabilirdi. Ancak, ülkemizin pek çok yöresi zengin tarihi-kültürel mirasıyla bir kültür turizmi merkezi olabilecek niteliklere sahipken bu yapaylık niye?

Belek Belediyesi internet sayfasında bu projeyi yapma amacını anlatırken şu ifadeleri kullanmış, “Kent merkezine turistik hüviyet kazandırmak, bölge cazibesini artırmak, eğlence ve dinlence alanı olarak kullanmak’… Bu sözlerden belediyenin son derece doğru bir amaçla yola çıktığını anlıyoruz, ancak ortaya konan proje ne yazık ki turistik cazibe kazandırma özelliklerinden çok uzak. Çünkü günümüzün turist profili, gittiği ülkelerde farklı kültürleri, farklı yaşam biçimlerini keşfetmek isteyen, o ülkeye özgü, ayırt edici kültürel ürünler ve otantik eşyalar görmek isteyen bir yapıya sahip; yani turistler ‘yapay’ ürünleri görmek için seyahate çıkmıyor. Kent merkezine böyle yapay şelaleler veya antik su kemerleri yapmak yerine çevreye uyumlu düzenlemeler, parklar, hatta temalı parklar gibi projeler yapılsa çok daha doğru olmaz mı? Birbirinden güzel turistik tesislere imza atmış bölge profesyonelleri böyle bir yapaylıktan memnun mu?

Türkiye doğal, tarihsel ve kültürel koşulları göz önüne alındığında, çeşitli alanlarda turizm geliri elde edilebilecek bir yapıya ve zenginliğe sahip. Raftingten dağcılığa, sualtından tarihi ve kültürel mirasımıza, burada tek tek saymaya gerek görmediğimiz pek çok konuda var olan olanaklardan yararlanarak turizmde çeşitlilik sağlamak çok kolay. Ayrıca, turistlerin ziyaret ettikleri bölgelerde daha fazla vakit geçirmesini sağlayacak çekim merkezleri oluşturulması gerekiyor. Temalı parklar, eğlence-dinlence merkezleri, kültür ve sanat faaliyetleri, açık-kapalı sergiler vb. projeler ve etkinlikler turistlerin tesislerimizdeki geceleme sayısını artırırken ülkemize daha fazla döviz bırakmalarını da sağlayabilecektir.

Şerif Yenen tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

(more…)

Belek’in çirkin su kemerleri

Perşembe, 18 Ekim 2007

Belek’in çirkin su kemerleri
Yazar: Kendisine özgü çam ormanları, pırıl pırıl denizi, son yıllarda birbiri arkasına açılan birinci sınıf tatil köyleri ve golf sahalarıyla adından çok söz ettiren Belek, turizmde örnek projelere imza atmaya devam ediyor. Belek’teki kongre salonlarına, sağlık ve fitness merkezlerine, tenis sahalarına ve yeni golf yatırımlarına her yıl bir yenisi eklenirken, bölgedeki turizmciler de örnek bir dayanışma sergiliyor. Turizmcilerin hem Belek’in hem de Türkiye’nin tanıtımı için gösterdikleri çaba takdire değer. Yerel yönetimle el ele vererek yepyeni bir turizm merkezi yaratan turizm profesyonellerinin elinde daha birçok proje var. Bu projelerin çoğunda deniz, kum, güneş, doğa ve tarih iç içe girmiş durumda.
Belek, sadece günümüz turistleri için değil, aynı zamanda gelecek bin yılın turistleri için de projeler üretme konusunda çok başarılı. Ancak, böylesi bir beldede yapılan son bir proje bizce bölgenin özelliğine hiç yakışmıyor. Belek Belediyesi’nin kent merkezinde yol boyunca inşa ettiği, antik görünümlü, plastik türü bir malzemeden yapılmış su kemerlerinden söz ediyoruz. Belek’te kent merkezine gittiğinizde bu ‘plastik’ görünümlü, otantizmden uzak antik su kemerinin yanından geçmek zorundasınız. Türkiye, antik eser fakiri bir ülke olsa bu ‘yapaylığı’ anlamak belki mümkün olabilirdi. Ancak, ülkemizin pek çok yöresi zengin tarihi-kültürel mirasıyla bir kültür turizmi merkezi olabilecek niteliklere sahipken bu yapaylık niye?

Belek Belediyesi internet sayfasında bu projeyi yapma amacını anlatırken şu ifadeleri kullanmış, “Kent merkezine turistik hüviyet kazandırmak, bölge cazibesini artırmak, eğlence ve dinlence alanı olarak kullanmak’… Bu sözlerden belediyenin son derece doğru bir amaçla yola çıktığını anlıyoruz, ancak ortaya konan proje ne yazık ki turistik cazibe kazandırma özelliklerinden çok uzak. Çünkü günümüzün turist profili, gittiği ülkelerde farklı kültürleri, farklı yaşam biçimlerini keşfetmek isteyen, o ülkeye özgü, ayırt edici kültürel ürünler ve otantik eşyalar görmek isteyen bir yapıya sahip; yani turistler ‘yapay’ ürünleri görmek için seyahate çıkmıyor. Kent merkezine böyle yapay şelaleler veya antik su kemerleri yapmak yerine çevreye uyumlu düzenlemeler, parklar, hatta temalı parklar gibi projeler yapılsa çok daha doğru olmaz mı? Birbirinden güzel turistik tesislere imza atmış bölge profesyonelleri böyle bir yapaylıktan memnun mu?

Türkiye doğal, tarihsel ve kültürel koşulları göz önüne alındığında, çeşitli alanlarda turizm geliri elde edilebilecek bir yapıya ve zenginliğe sahip. Raftingten dağcılığa, sualtından tarihi ve kültürel mirasımıza, burada tek tek saymaya gerek görmediğimiz pek çok konuda var olan olanaklardan yararlanarak turizmde çeşitlilik sağlamak çok kolay. Ayrıca, turistlerin ziyaret ettikleri bölgelerde daha fazla vakit geçirmesini sağlayacak çekim merkezleri oluşturulması gerekiyor. Temalı parklar, eğlence-dinlence merkezleri, kültür ve sanat faaliyetleri, açık-kapalı sergiler vb. projeler ve etkinlikler turistlerin tesislerimizdeki geceleme sayısını artırırken ülkemize daha fazla döviz bırakmalarını da sağlayabilecektir.

Şerif Yenen tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Kaplumbağa, tavşanı geçti

Perşembe, 18 Ekim 2007

Kaplumbağa, tavşanı geçti
Yazar: Fenerbahçe’nin kendine aşırı güveni, kibiri ve övünme ihtirası aklının önüne geçince, canını dişine takıp var gücüyle çalışan Galatasaray mutlu sona ulaştı.
Bundan yaklaşık 350 yıl önce ünlü Fransız şair Jean de la Fontaine, ibret veren masallarıyla dünya tarihine geçti. La Fontaine tavşan ile kaplumbağa masalında sanki Galatasaray ve Fenerbahçe’nin bu sezonki macerasını anlatmış.

Masalda her türlü avantaja sahip olan, rüzgardan hızlı koşan tavşan, ağır adımlarıyla ormanın en yavaş sakini olan kaplumbağayla koşu yarışına girer.

Tavşan kendinden emin bir şekilde müthiş bir depar atar ve farkı açar. Kazanacağından emin bazen çiçeklerin arasına karışır bazen şarkılar söyler. Kaplumbağa ise hedefine kitlenmiş bir şekilde var gücüyle varış noktasına doğru gider ve inancını hiç kaybetmez.

Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayan tavşan son metrelerdeki inanılmaz çabasına rağmen kıl payı yarışı kaybeder.

İşte bundan yaklaşık 350 yıl önce yazılan ve tarihe geçen masal bu sezon gerçek oldu. Bir devre boyunca bazen bireysel yeteneklerin bir iki farklı hareketiyle, bazen frikik golleriyle bazen de hakem hatalarıyla hep bir adım önde kalmayı başaran zengin ve mağrur Fenerbahçe, her türlü zorluğa rağmen inancını yitirmeyen, varış çizgisinden gözünü bir an olsun ayırmayan Galatasaray’a geçildi.

Tavşanla kaplumbağanın masalı nasıl tarihe geçtiyse, Fenerbahçe ile Galatasaray’ın bu mücadelesi de tarihe geçti. Nesiller boyu anlatılacak ve ibretlik dersler alınması öğütlenecek. Bu masalın kahramanı olan futbolcuları, teknik heyeti ve inancını kaybetmeyen tüm Galatasaraylıları kutluyorum. Büyük iş başardılar.

Elbette bu yarışı izleyen herkes de kaplumbağayı tuttu. Bundan daha doğal da bir şey olamaz.

Fenerbahçe bir spor kulübüdür. Diğer tüm kulüpler gibi. Belki çoğundan daha fazla taraftarı vardır. Ama daha fazlası değildir. Kimse daha fazla değildir.

Kulüpler Birliği’ni reddeden, federasyona savaş açan, merkez hakem komitesini, kuralları herkesi ve her şeyi kendi güçleri karşısında küçük gören Fenerbahçe sezon sonunda bu yanlışlarının faturasını ağır ödedi. Aynı yanlışları gelecek sezon tekrar etmemeli ve lige sevgi ve kardeşlik havası yeniden gelmeli.

Fenerbahçe medyası artık kendine gelmeli ve önümüzdeki sezondan itibaren Fenerbahçe’yi şişirmekten vazgeçmeliler.

G.Saray’ın fendi Fener’i yendi

Eskiler daha iyi bilir bu deyimi. Aklını kullanarak kazandı anlamına gelir. Galatasaray şampiyonluk için aklını çok iyi kullandı. Tüm gücünü en iyi şekilde sahaya yansıttı. Topla oynamaya bayılan Hasan Şaş bile tek top oynamaya başladı. Herkes en iyi durumdaki arkadaşına pas verdi. Fenerbahçe’de ise Tuncay akıncılar birliği gibi sol kanattan aldığı her topla rakip kaleye yüklendi. Takım ruhu ve takım oyunu da sonuçta çok etkili oldu. Necati gol atınca Ümit Karan kendi atmış gibi seviniyordu.

Başlıktaki deyimde olduğu gibi şöyle biraz yukarıdan bakınca duygularıyla ve kibiriyle, Galatasaray ise aklı ve azmiyle mücadele verdi.

Başkanlara gelince. Az önce saydığımız hatalara rağmen Fenerbahçe’nin çehresini değiştiren, stadını yenileyen, ekonomik gücünü arttıran Başkan Aziz Yıldırım’ı herkes hakkını teslim ederek eleştirmeli.

Bir dolu eleştirilere rağmen Galatasaray’ın ileri gelenlerinin vizyonu sayesinde camianın desteğini alan dürüst ve çalışkan Başkan Özhan Canaydın da neyse ki sonunda hak ettiği zafere kavuştu. Kendisini canı yürekten kutlarım.

Doğan Sarıbeyoğlu tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

(more…)

Kaplumbağa, tavşanı geçti

Perşembe, 18 Ekim 2007

Kaplumbağa, tavşanı geçti
Yazar: Fenerbahçe’nin kendine aşırı güveni, kibiri ve övünme ihtirası aklının önüne geçince, canını dişine takıp var gücüyle çalışan Galatasaray mutlu sona ulaştı.
Bundan yaklaşık 350 yıl önce ünlü Fransız şair Jean de la Fontaine, ibret veren masallarıyla dünya tarihine geçti. La Fontaine tavşan ile kaplumbağa masalında sanki Galatasaray ve Fenerbahçe’nin bu sezonki macerasını anlatmış.

Masalda her türlü avantaja sahip olan, rüzgardan hızlı koşan tavşan, ağır adımlarıyla ormanın en yavaş sakini olan kaplumbağayla koşu yarışına girer.

Tavşan kendinden emin bir şekilde müthiş bir depar atar ve farkı açar. Kazanacağından emin bazen çiçeklerin arasına karışır bazen şarkılar söyler. Kaplumbağa ise hedefine kitlenmiş bir şekilde var gücüyle varış noktasına doğru gider ve inancını hiç kaybetmez.

Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayan tavşan son metrelerdeki inanılmaz çabasına rağmen kıl payı yarışı kaybeder.

İşte bundan yaklaşık 350 yıl önce yazılan ve tarihe geçen masal bu sezon gerçek oldu. Bir devre boyunca bazen bireysel yeteneklerin bir iki farklı hareketiyle, bazen frikik golleriyle bazen de hakem hatalarıyla hep bir adım önde kalmayı başaran zengin ve mağrur Fenerbahçe, her türlü zorluğa rağmen inancını yitirmeyen, varış çizgisinden gözünü bir an olsun ayırmayan Galatasaray’a geçildi.

Tavşanla kaplumbağanın masalı nasıl tarihe geçtiyse, Fenerbahçe ile Galatasaray’ın bu mücadelesi de tarihe geçti. Nesiller boyu anlatılacak ve ibretlik dersler alınması öğütlenecek. Bu masalın kahramanı olan futbolcuları, teknik heyeti ve inancını kaybetmeyen tüm Galatasaraylıları kutluyorum. Büyük iş başardılar.

Elbette bu yarışı izleyen herkes de kaplumbağayı tuttu. Bundan daha doğal da bir şey olamaz.

Fenerbahçe bir spor kulübüdür. Diğer tüm kulüpler gibi. Belki çoğundan daha fazla taraftarı vardır. Ama daha fazlası değildir. Kimse daha fazla değildir.

Kulüpler Birliği’ni reddeden, federasyona savaş açan, merkez hakem komitesini, kuralları herkesi ve her şeyi kendi güçleri karşısında küçük gören Fenerbahçe sezon sonunda bu yanlışlarının faturasını ağır ödedi. Aynı yanlışları gelecek sezon tekrar etmemeli ve lige sevgi ve kardeşlik havası yeniden gelmeli.

Fenerbahçe medyası artık kendine gelmeli ve önümüzdeki sezondan itibaren Fenerbahçe’yi şişirmekten vazgeçmeliler.

G.Saray’ın fendi Fener’i yendi

Eskiler daha iyi bilir bu deyimi. Aklını kullanarak kazandı anlamına gelir. Galatasaray şampiyonluk için aklını çok iyi kullandı. Tüm gücünü en iyi şekilde sahaya yansıttı. Topla oynamaya bayılan Hasan Şaş bile tek top oynamaya başladı. Herkes en iyi durumdaki arkadaşına pas verdi. Fenerbahçe’de ise Tuncay akıncılar birliği gibi sol kanattan aldığı her topla rakip kaleye yüklendi. Takım ruhu ve takım oyunu da sonuçta çok etkili oldu. Necati gol atınca Ümit Karan kendi atmış gibi seviniyordu.

Başlıktaki deyimde olduğu gibi şöyle biraz yukarıdan bakınca duygularıyla ve kibiriyle, Galatasaray ise aklı ve azmiyle mücadele verdi.

Başkanlara gelince. Az önce saydığımız hatalara rağmen Fenerbahçe’nin çehresini değiştiren, stadını yenileyen, ekonomik gücünü arttıran Başkan Aziz Yıldırım’ı herkes hakkını teslim ederek eleştirmeli.

Bir dolu eleştirilere rağmen Galatasaray’ın ileri gelenlerinin vizyonu sayesinde camianın desteğini alan dürüst ve çalışkan Başkan Özhan Canaydın da neyse ki sonunda hak ettiği zafere kavuştu. Kendisini canı yürekten kutlarım.

Doğan Sarıbeyoğlu tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Dereli maçı iptal etmeli miydi

Perşembe, 18 Ekim 2007

Dereli maçı iptal etmeli miydi
Yazar: Önceki akşam ATV’nin Santra programında eski FIFA hakemi Ahmet Çakar’ın, ‘Ben bu maçı yönetiyor olsaydım, iptal ederdim’ sözü, sanırım futbol kamuoyunda yeni bir tartışma konusu olacak. Peki Ahmet’in bu kadar iddialı söyleminin dayanağı nedir?
Türkiye Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu’nun 2005-2006 futbol sezonu için hazırladığı, ‘Hakem, 4.Hakem ve Yardımcı Hakem El Kitabı’nın 27.sayfasındaki 8.madde, ‘OYUNA MÜDAHALELER’i kapsıyor. İşte, sevgili Çakar bu maddeye istinaden, ‘Dereli’nin yerinde ben olsaydım, Denizli-Fenerbahçe maçını iptal ederdim’ diyor. Peki madde ne diyor, biz de onu sizlere aktaralım.

MADDE 8: Oyun alanına, hakemlere, oyuncu ve takım görevlilerine yönelik müdahalelerle ilgili olarak alınacak önlemler, aşağıda sıralanmıştır:

1. Oyun alanına atılan cisimlerin (Konfeti, yanıcı maddeler, taş, kırılan koltuk vb.) yoğunlaşması, oyuncu ve hakemlerin görev yapmalarını zorlaştırması halinde hakem oyunu durdurarak, 4.Hakem vasıtasıyla Federasyon temsilcisi (veya gözlemci) ile işbirliği içinde görevlileri önlem almaya çağırır, sahayı temizletir, gerekli emniyet tedbirlerini aldıktan sonra müsabakayı başlatır ve olayları raporunda belirtir.

2. Yukarıdaki fiillerin tekrarı halinde hakem oyunu durdurur. Federasyon temsilcisi (veya gözlemci) ve emniyet yetkilileriyle görüşerek müdahalelerin devam etmesi halinde müsabakayı tatil edeceğini söyler, sahayı temizletir, gerekli emniyet tedbirlerini aldırdıktan sonra oyunu başlatır. TEKRARI HALİNDE İSE GEÇİCİ OLARAK SOYUNMA ODASINA GİDER.

3. Yukarıdaki tedbirlere rağmen cisimler yoğun bir şekilde atılmaya devam ederse veya sahaya atılan cisimlerin yoğunluğu ve sürekliliği nedeniyle hakem yukarıdaki tedbirleri alma imkanı bulamazsa, (Oyun alanına, oyunculara veya hakemlere arkası kesilmeden gayet vahim ve yaralayıcı bir şekilde taş ve benzeri cisimler atılması) hakem, yardımcı ve 4.hakemlerini yanına alarak soyunma odasına gider ve federasyon temsilcisi veya gözlemci eşliğinde görevlileri çağırarak MÜSABAKAYI TATİL ETTİĞİNİ beyan eder.

Yukarıdaki maddelere bakıldığı zaman sevgili Ahmet Çakar’ın da ifade ettiği gibi maçın tatilini gerektiren nedenler oluşmuş gözüküyor. Ancak müsabakanın aynı saatte oynanan birkaç müsabakayla ilintili olması, hakemin karşılaşmayı oynatma adına hassas ve titiz

davrandığını görmekteyiz.

Nitekim, aynı talimatın üçüncü fıkrasının sonunda şu satırlar yer almaktadır: ASIL OLAN ‘OYUNUN TAMAMLANMASI İLKESİ’ İÇİNDE YUKARIDAKİ TEDBİRLERİN BİR VEYA BİRKAÇINI UYGULAMAK HAKEMİN TAKDİRİNE BAĞLIDIR.

Selçuk Dereli, takdir hakkını yukarıdaki paragrafta yer alan nedenlerden dolayı müsabakayı oynatma ve tamamlama yönünde kullanmıştır. FIFA ve UEFA müsabakalarında zaman zaman benzer olaylar yaşanmaktadır. Futbolseverler anımsayacaktır. Yakın bir tarihte oynanan İnter-Milan maçında hakem Marcus Merk oyuna müdahale edildiği yönünde kanaat getirdiğinden yukarıdaki prosedürleri uygulamış, neticede takdir hakkını tatil yönünde tercih etmiştir.

Dereli de FIFA hakemidir, Marcus Merk de. Durum ortada. Taktir futbol kamuoyunda. Maç tatil edilmeli miydi, yoksa Selçuk’un yaptığı gibi tamamlanmalı mıydı?

Bülent Yavuz tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

(more…)

Bu nasıl yönetim?

Perşembe, 18 Ekim 2007

Bu nasıl yönetim?
Yazar: Bugün bu yıl Türk futbolunda yönetimler ile çalışanları konusunda bazı şeylere dikkat çekeceğiz. Bu yıl ülkemizde bir futbol yönetimi fiyaskosu yaşandı. Düşmanlık ve kalitesizlik ortalığı sardı. Ortaya çıktı ki; yönetim, sadece parası bol olanların yapabileceği bir iş değildir. Başka özellikler de gerekli. Bu yıl bu ispat edildi, ama masraflı oldu. Paralı ama yöneticilik vasfı pek olmayan Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş yönetimi, oldukça varlıklı, çok zengin insanlar, ama yönetim performansları berbattı. Yönetim yaklaşımı sorunları ile Beşiktaş yerlerde süründü, Fenerbahçe tüm alem ile kavgalı hale geldi Galatasaray borçlarını ödeyemeyerek perişan oldu. Artık kulüplerde profesyonel yönetime geçmenin zamanı geldi, diye düşünüyoruz!
Üstelik bilinmeli ve anlaşılmalı ki, düşmanlık kimseye faydalı değil! Kavga çıkarma da bir yönetim metodu değildir! Bu gözlükle bakıldığı zaman da Denizli’deki konfeti ve meşale rezaleti nedeni ile Denizli’ye büyük ceza verilmesi gerekir.

Ancak üç büyükler dışındaki diğer kulüplerimiz de ciddi yönetim sorunları yaşamakta. Küme düşenlere bakalım: Yönetimler sürekli sorunu başkalarına fatura etmekte, sürekli teknik adamlar harcanmakta! Sonuç da üretilememekte. Anlamamız gereken teknik adam harcamanın iyi bir yönetim yaklaşımı olmadığı ve fayda da getirmediğidir. Diyarbakır, Hüseyin Kalpar, Nejat Biyediç ve H.Begiç ile bir sezonda üç teknik adam kullandı, başarı bulamadı. Samsun, Şaban Yıldırım, Erdoğan Arıca ve Hasan Şengün ile üç çalıştırıcı kullanarak erkenden küme düştü. Malatyaspor, Feyyaz Uçar, Ziya Doğan, Ümit Kayıhan ile son haftada kaybetti. Buna karşılık son iki haftaya kadar ölüp ölüp dirilen takımların çoğu da benzer şekilde üç çalıştırıcı kullandılar. Ankaraspor, Samet Aybaba, Rıza Çalımbay, Giray Bulak ile çalıştı. Ankaragücü Adnan Şentürk, Saffet Susiç, Hikmet Karaman ile zorlandı. Ç.Rize ise Metin Yıldız, Sakıp Özberk ve Güvenç Kurtar ile son demlerde sıyrıldı.

Buna karşılık tek antrenörle çalışanlar ortanın üstünde sonuç aldı. Galatasaray E.Gerets, Fenerbahçe C.Daum, Kayseri Ertuğrul Sağlam, Sivas W.Lorant, Erciyes Mustafa Uğur, Konya Aykut Kocaman ile tehlikelerden uzak durdular, ortanın üstünde zirveye yakın kaldılar. Galiba çok sık teknik adam değiştirmek pek çözüm değil! Profesyonel yönetim ve teknik kadroda süreklilik, galiba önemli olan bu!

Son bir söz de oyuncularla ilgili. Cordoba’ya yapılan itham aleni bir rezaletti. Cordoba olmasa Beşiktaş üç beş sıra aşağıda yer alırdı. Acı olan ithamın, oyun 1-2 durumda iken ve biz bastırırken, Brüksel’de milli maçta tükürerek Türkiye’yi 1998 Dünya Kupası dışına iten Sergen ve daha birkaç ay evvel, milli takımda oynadığı ama kulüp maçlarında dalga geçtiği ithamı ile hırpalanan Tümer’den gelmesi. Lig finalinde ise bir ders var. Bu yılın en gündemdeki oyuncusu Alex acaba sahada var mı idi? Takımda kazanmak için çabalayan Appiah değil mi idi? Hangisi bu yılın oyuncusu seçilmeli? Bir söz de Kayseri için ederek kapatalım. Kayseri ili ekonomik gücünü bilinçli şekilde iki takıma bölerek beşinci ve on birinci oldu. Acaba bütün ekonomik gücü tek takıma aktarsa, ligin zirvesinde, mesela üçüncü olarak veya daha yukarıda yer alabilir mi idi?

Deniz Gökçe tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Dünya karıştı!

Perşembe, 18 Ekim 2007

Dünya karıştı!
Yazar: Geçen hafta başlayan ülkemiz finansal piyasalarında dalgalanma, kurları yukarı, faizi yukarı ve borsayı aşağıya çekerken, Türkiye’den de önemli miktarda fon çıkışı gerçekleşti. Dikkatli okurlar son günlerde bu konuya hiç değinmediğimi ve beklediğimi, sadece sosyal güvenlik konusunda yazdığımı görmüşlerdir. Ama bugün konuya gireceğiz, çünkü tablo biraz daha açık.
Bu türbülansın iki önemli özelliği vardı. Birincisi, başlangıçta sorun sadece ülkemizden kaynaklanıyor gibi gözüküyordu. Çünkü birçok risk algılamasını artıracak olgu gerçekleşmişti. Türkiye petrol fiyatı ve İran nedeni ile zaten riskler taşıyordu. Ayrıca yerel sorunlar vardı. Merkez Bankası başkan ataması gecikmesi, cumhurbaşkanının tam IMF gelmişken sosyal güvenliği veto etmesi, enflasyonda nisan ayında, nedeni giyim gibi gözükse de, aslında petrol, gıda ve konut sektörlerinden kaynaklanan yükselme, Maliye Bakanlığı’nın yabancı yatırımcıların bono yatırımları ve vergi ile ilgili incelemeleri konulu spekülasyonlar, siyasi kutuplaşma kaynaklı gerilim bazı örnekler olarak sayılabilir. Her kişinin ağzında sakız olmuş cari denge açığı finanse edilse de ‘genel arzu üzerine’ bu listeye eklenmeli. Ama belki de en önemli beklenti bozucu faktörlerden biri olarak da, The Economist dergisinde son günlerde çıkan ve ‘Türkiye AB yolundan çıkıyor’ mesajı içeren yazılar da listeye eklenmeli.

Tabii geçen haftaki türbülans, ihracatçıların uzun zamandır talep ettikleri ve ‘kur düzeltmesi’ dedikleri, hayallerindeki kurtarıcı olgu değil. Onlar faiz inip, kur yükselmesini talep ediyorlardı. Halbuki burada faiz ve kur bir arada yükselip borsa da düştüğünden, genel risk algılaması, yani ülke riski de kimse tarafından arzu edilmemesi gereken şekilde artmış bulunuyor.

Ancak bu hafta pazartesi günü durum değişti. İkinci bir olgu ortaya çıktı. Yorumlar da zaman içinde büyük ölçüde değişebilir. Pazartesi günü tüm dünya piyasaları karıştı. Dünyanın hemen her yerinde piyasalarında yaşananlar, tüm dünya çapında bir türbülans oludğunu ortaya koydu. Böylece bizim türbülans da farklı bir görüntüye büründü, yorum değişmek zorunda kaldı. Tabii bu arada Türkiye’nin başka gelişen ülkelere oranla neden daha önce ve daha sert reaksiyona tabii olduğu sorusu, yukarıda saydığımız yerel risklerle açıklanmak zorunda.

Bu yazı salı sabahı güneş doğarken yazılıyor. Çünkü Avrupa dışındaki piyasalar kapandıktan sonra pazartesi gecesi geç saatlerde elde edilebilecek bilgilere dayanıyor. Gerçekleşmeler dünya çapında enflasyon ve faiz yükselmesi sonucu tüm dünyada durgunluk beklentisinin artması nedeniyle oluyor. Pazartesi günü tüm Latin Amerika’da kurlar mahalli paranın aleyhine gelişti ve faizler yukarı doğru kıpırdanırken, borsalar da çöktü. Geçmişte büyük fiyat artışı sergilemiş olan emtia piyasalarında (commodity), başta altın olmak üzere, mesela bakır veya demir cevheri gibi birçok metal veya hammadde ve hampetrol fiyatları sert bir şekilde düştü. Brezilya parası Real, pazartesi akşamı yüzde 2 değer kaybetti, son dört günde yüzde 4 civarında değer kaybetmişti. Gün içinde yüzde 3 değer kaybetme durumuna gelmişti. Meksika parası Peso yüzde bire yakın aşağıya indi. Şili Pesosu da yüzde yarım kadar değer kaybına uğradı. Kolombiya parası da yüzde 2 geriledi. Kore parası Won yüzde 1.2 değer kaybetti. Endonezya parası Rupiah son beş yılın en büyük kaybına uğradı, yüzde 4 değer kaybı yaşadı.

Gelişen ülkelerde borsalar zaten daha geçen haftanın sonunda düşmeye başlamıştı. Bowespa adlı Brezilya borsasının endeksi yüzde 2.5 kadar düştü, Arjantin’in borsası Merval’de borsa endeksi yüzde 3 kadar aşağıya indi. Avrupa’ya dönersek, tüm gelişmiş piyasalarda borsa indeksleri yere çakıldı, Meksika borsası Bolsa yüzde bir düştü. Rusya ticaret endeksi adlı menkul kıymet endeksi yüzde 5 çakıldı. Güney Kore’de borsa yüzde 2, Endonezya’da da borsa yüzde 6 civarında sert düşüşler yaşadı.

Bu tür türbülans Doğu Avrupa’da da görüldü, mesela Macar parası Forint pazartesi sabahı seansında euro karşısında büyük satış yaşadı. Polonya parası Zloty de cuma gününe göre çok daha zayıf değerlerde alınıp satıldı.

Konuyu daha fazla uzatmanın gereği yok. ABD, Avrupa ve Japonya’da göreli faiz artışları tüm dünyadaki (hem gelişmiş hem de gelişen ülkelerde) emtia ve finans piyasalarında kötümser etki yapmaya başladı.

Ancak etkiyi çok yaşayan ülkeler gelişen ülkeler. Ama gelişen kategorisindekiler arasında (mesela Meksika ve Türkiye’de) siyasi gelişmelerin belki de ekonomik gelişmelerden daha fazla etkili olduğu da gözüküyor. Sonucu bekleyecek ve göreceğiz.

Türkiye’de çıkan üç-beş milyar doların, piyasa dedikodularında, her zaman Türkiye’yi en erken terk eden bir Alman Bankası ve üç-dört spekülatif hedge fund ile ilgili olduğu konuşuluyor.

Merkez Bankası’nın döviz alım ihalelerini durdurması normaldir. Dalgalı kura, döviz miktar çıkışlarını engellemek için ve türbülansı fiyat değişmeleri ile göğüslemek için, faiz zıplamasını minimum kılmak için geçmiştik. İyi etmişiz. Hazine’nin bu hafta ihalesi yok, gelecek hafta var! O ihalede ve o ihaleye kadar olacak olan gelişmeler, durumun daha iyi değerlendirmesine yol açacak! Biz bilindiği gibi kötümserliği sevmeyiz! Bu nedenle biraz beklemek istiyoruz!

Deniz Gökçe tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Spor-Şahin ve siyaset

Perşembe, 18 Ekim 2007

Spor-Şahin ve siyaset
Yazar: Uzun bir süredir spor konusunda ciddi bir çalışma yapılıyordu.
Kimilerine göre ‘Sporda reform’ anlamında bir değişim öngörülerek…

Sporda ileri gitmiş 30′dan fazla ülkenin yapısı incelenip..

Ülkemizde spora ilgi duyan kişi, kurum ve kuruluşların da görüşlerine başvurularak..

‘Spor Kurumu Kanunu Tasarısı Taslağı’ hazırlandı.

Türkiye Spor Yazarları Derneği (TSYD)’nin tesislerinde dün çok geniş katılımlı toplantıda, Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, tasarıya dönüştürme çalışmaları süren taslağın ‘ruhu’ hakkında bilgiler verdi.

Gençlik ve Spor Genel Müdürü (GSGM) Mehmet Atalay’ın da hazır bulunduğu toplantıda ilgi çekici görüşler seslendirildi.

Deneyimli spor yazarları öncelikle, ‘görevlerini ciddiye alıp büyük özveriyle çalışan’ Şahin ile Atalay’a bol bol övgülerde bulundular.

Sonra da taslak hakkındaki eleştiri ve önerilerini sıraladılar.

Biz de dahil, toplantıya katılan 100′e yakın gazeteci, Spor Kurumu Kanunu Taslağı’ndaki ‘Taşrada Spor Faaliyetleri’ başlığını taşıyan 29. Madde’ye takıldı; özeti şuydu:

- Bakan Şahin, bu tasarıyla siyasetin spora bulaşmasının önüne geçileceğini söylüyor ama bu madde sporu tam anlamıyla siyasetin kucağına itiyor!

Eleştirilerle birlikte öneriler de vardı; 20 kişi görüş bildirmişti.

Şahin eleştiriler ışığında o maddenin yanlış anlamaları meydan vermeyecek biçimde kaleme alınması gereğine dikkat çekip ekledi:

- Bu çalışmanın ‘püf noktası’ sayılacak ’siyasetin spora karıştırılmaması’ ilkesine azami dikkat göstereceğimizden emin olun.

Bu yasal hazırlık, kaba hatlarıyla şu özellikleri içeriyor:

- Federasyonlar idari ve mali özerkliğe kavuşturuluyor.

- Spor Kurumu Kanunu ile sporun sevk ve idaresinin yanı sıra ‘yön’ belirleyen politikalar belirleniyor.

- Yerel yönetimlerin spordaki etkinlikleri, ‘kontrollü, göreceli’ biçimde artırılıyor.

Mehmet Ali Şahin, konusuna hakim bir Bakan; her türlü soruya hazırlıklıydı.

Yeni eleştiri ve öneriler ışığında yeniden gözden geçirilip hükümete sunulacak bu tasarı için Şahin şu iddialı tanımlamayı yaptı:

- Türkiye’nin bugünü değil, geleceği düşünülerek hazırladığımız bir tasarıdır bu.

Hem özenli çalışmasından ötürü Mehmet Ali Şahin’i..

Hem de, kendi yetkilerinin tırpanlanması pahasına bu yasaya katkı sunan Mehmet Atalay’ı kutluyoruz.

——————————————————————————–

Şerbetlendik!

Devlet Bakanı Şener ‘yolsuzluk iddiaları beni rahatsız ediyor’ demiş.

Valla bizi etmiyor…

Alıştık mı ne?!.

——————————————————————————–

Alt-Üst!

‘..AKP’nin temeli Ali Dibo, tepesi Dubai!’

Baykal - CHP Lideri.

——————————————————————————–

19 Mayıs - Bağımsızlık

Ankara Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Toplulukları adına Murat Arısoy’dan şöyle bir mesaj aldık:

‘..Türkiye’nin bütün vatansever gençlerinin birleşmesine yönelik bir adım atıyoruz.

19 Mayıs 2006′da, Ankara Üniversitesi’nin ev sahipliğinde, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde başta Atatürkçü Düşünce Toplulukları üyeleri olmak üzere ulaşabildiğimiz bütün vatansever gençlerin katılacağı Türkiye Gençlik Kurultayı düzenliyoruz.

19 Mayıs’ı Bağımsızlık Günü olarak kutlayıp, Türkiye’nin sürüklenmek istendiği uçurumun kıyısında, bütün vatansever gençlerin sesini yükselteceğiz.’

——————————————————————————–

Masaj!

Mehmet Anık’tan..

Paris’in ünlü müzikholüne gitti, müdürün karşısına çıktı:

- Efendim, ben masaj uzmanıyım. Bu alanda benden iyisini bulamazsınız.

- Memnun oldum. Bize niye geldiniz?

- Ayda 12 Bin Euro karşılığında, müzikholünüzde çalışan bayan sanatçılara masaj yapmayı öneriyorum.

Müdür gülümsedi:

- 12 Bin Euro’yu peşin verirseniz, hemen başlayabilirsiniz!

——————————————————————————–

NOKTA…Herkesin işi demek, hiç kimsenin işi demektir. (Newton)

Şakir Süter tarafından yazılan bu makale, 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü yayınlanan Akşam Gazetesindeki köşe yazısıdır.